BAĞIMSIZ KAMU GÖREVLİLERİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU (BASK) GENEL BAŞKANI RESUL AKAY’IN 3’ÜNCÜ KURULUŞ YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE 9 NİSAN 2005 TARİHİNDE DÜZENLENEN TOPLANTIDA YAPTIĞI KONUŞMA METNİDİR.

                  BAĞIMSIZLIK TEMELİNDE başlattığımız EMEK MÜCADELESİNİN üçüncü yılını idrak etmenin sevincini, coşkusunu ve mutluluğunu mücadele arkadaşlarımla paylaşıyorum.

Her türlü baskı ve zorbalık karşısında yılmadan, eğilmeden emek mücadelesini sürdüren dostlarımı selamlıyorum.

            Emeği geçenleri ayrı ayrı alnından öpüyorum.

             Siyasi Partilerin Arka Bahçesi Olmayacağız

            Kişisel ikballerini teminat altına almak yerine, emeği ve alın terini kutsal sayarak başlattığımız mücadele adım adım hedefine yürümektedir.

Bağımsızlık temelinde başlayan emek mücadelemizi, bağımsızlık temelinde sürdürmeye yeminliyiz.

            Sendikaların siyasi partilerle hiyerarşik bir temelde değil, demokratik bir temelde ilişki kurması gerektiğine inanıyoruz.

            Siyaset kurumlarından tembih almayı da, tekmil vermeyi de temelden reddediyoruz.

Sendikaların siyasi partilerden değil, siyasi partilerin sendikalardan beslendiği çağdaş bir demokrasi istiyoruz.

Siyasi partilerin sendikalarda değil, sendikaların siyasi partilerde lobilerinin olduğu katılımcı bir demokrasi istiyoruz.

Ana gövdeden ayrılan sosyal ve siyasal hareketlerin başarısız olacağına dair kehanetleri boşa çıkarmanın onurunu ve mutluluğunu yaşıyoruz.

Bağımsız sendikacılar, sendikadan ayrılarak bir sendikal hareket başlatmamıştır.

Bağımsız sendikacılar, sendikal hareketin zehri olan parti sendikacılığından ayrılarak gerçek anlamda bir sendikal hareketi başlatmıştır.

Bağımsız sendikal hareketimizin başarısız olacağına bel bağlayan bedbahtlar, panik içerisinde sağa sola toslamaktadırlar.

Bağımsız sendikacılığımızın temeli, emeğin çıkarlarına dayalıdır.

Amacımız bir sınıfı iktidara taşımak ya da birilerini iktidardan uzaklaştırmak değildir.

Siyasi partilerle ilişkimizi kamu çalışanlarının hak ve çıkarları belirleyecektir.

İktidarlara ne ezeli hısım, ne de ebedi hasım olacağız.

Kamu çalışanlarının hak ve kazanımlarına saygı gösteren iktidarların hısımı,

Kamu çalışanlarının hak ve kazanımlarını gasp eden iktidarların da hasmı olacağız.

Hiçbir siyasi partinin yandaşı, oyundaşı ve arka bahçesi olmayacağız.

Emek mücadelemize destek verenlere destek, köstek olanlara da köstek olacağız.

 

Geçmişi Arar Hale Geldik

Üçüncü kuruluş yıldönümünü kutladığımız bugünlerde kamu çalışanları sıkıntılı günler yaşamaktadır. Kamu çalışanları düşük ücret politikasıyla günlük geçimde acze düşürülmüş, sürgün ve kıyımlarla canından bezdirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zorunlu ve vazgeçilmez hizmetlerini ülkenin en ücra köşesinde, günün her saatinde canı pahasına yerine getiren kamu çalışanlarını, zor günler beklemektedir.

Hükümet, uyguladığı düşük maaş politikasıyla, özelleştirme politikalarıyla geleceğe yönelik kaygılarımızı arttırmaktadır. TEKEL, TÜPRAŞ, Kamu Bankaları ve TELEKOM başta olmak üzere pek çok kamu kuruluşu IMF’in isteği doğrultusunda yağmalatılmak istenmektedir. Çalışanlar diken üzerinde oturmaktadır. Kaygı ve endişe kurumlara sirayet etmiş bulunmaktadır.

Kamu Bankaları 2000 yılında özelleştirilme kapsamına alınmış, Kasım 2003 tarihine kadar da özelleştirileceği taahhüt edilmiştir. Kamu bankalarında iş mevzuatına göre çalışmayı kabul etmeyenler ihtiyaç fazlası personel statüsü ile diğer kuruluşlara nakledilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devletidir. Hukuk devletini yönetenlerin asgari bir hukuk etiğinin olması şarttır. Oysa kamu bankalarında çalışanlar kandırılmıştır.

Kamu bankaları halen özelleştirilememiştir. Kamu bankalarının özelleştirilmesi geçen yıl çıkarılan bir yasa ile 2007 yılına kadar ertelenmiştir.

Oysa Hukuk Devletinin görevi, kamu bankalarında çalışırken başka kurumlara nakledilen personelin bankaya dönmesini temin etmesi gerekirdi. Bu yapılmadığı gibi yargı kararı getiren banka personelleri de göreve başlatılmamıştır.

Geçtiğimiz yıl çıkarılan 5189 sayılı kanunla PTT Personeli Kefalet Sandığı tasfiye edilmiştir. Sandıkta biriken 252 trilyon liralık  paranın tamamı personele ait olduğu halde, çıkarılan yasa ile 25 trilyonluk ana para personele verilmiş, geriye kalan paranın 160 trilyon lirası PTT Genel Müdürlüğüne, 67 trilyon lirası da Maliye Bakanlığına aktarılmıştır.

 

Sevgili kamu çalışanları,

Adalet bir kız adı değildir. Gelişi güzel kullanılıp atılacak emtia da değildir.  Toplumun adalet duygularını istismar etmek için bir partinin adına konacak kadar ucuz da değildir. Adalet hak edenin hakkını vermektir. Adalet yargı kararlarını uygulamaktır.

Hükümet kamu yönetiminde ve personel rejiminde kapsamlı değişiklikler yapmaya hazırlanmaktadır. Atama, yükselme ve yer değiştirme rejiminin keyfiyete dayandığı bir devlet idaresinde esnek bir çalışma ilişkisinin ve performansa dayalı bir ücret sisteminin getirilmesi devlet ve toplum yapısını tahrip edeceği gibi, kamu çalışanları açısından da bir felaket olacaktır. Kamu çalışanlarının moralsiz olduğu, sıkıntılı olduğu, sorunlu olduğu devletlerin vatandaşları da sorunlu olacaktır.

Kamu çalışanlarının sorunlarını çözmeden Türkiye’nin sorunları çözebilmek mümkün değildir. Bunu çözeceğini iddia edenler yalnızca hayal aleminde yaşamaktadırlar.

Kamu çalışanları 59’uncu Hükümet’in politikaları karşısında derin bir hayal kırıklığı yaşamaktadırlar.

Kamu çalışanları, 2001 yılında yaşanan krize rağmen gerçekleşen enflasyon üzerine iki puanlık refah payı kadar maaş artışı almıştır. Oysa ekonomide rekor büyümenin gerçekleştiği 2004 yılında kamu çalışanlarına hedeflenen enflasyon oranında maaş artışı yapılmıştır. Büyümeden ise hiçbir pay verilmemiştir. 2003 yılında enflasyon yüzde 18,3 olarak gerçekleştiği halde kamu çalışanlarının maaşı ortalama yüzde 12 civarında arttırılabilmiştir.

 

Başbakan Özür Dilemelidir

Sayın Başbakan, kamu çalışanlarının maaş artış taleplerini işsize iş bulacağı, yoksula aş bulacağı iddiası ile ötelemiştir. Bu yetmiyormuş gibi zaman zaman da kamu çalışanlarını azarlamak suretiyle incitmiştir. Geçtiğimiz günlerde kendisinden iş talebinde bulunan bir gencimize, “Yan gelip yatmak için herkes memur olmak istiyor.” diyebilmiştir.

Sayın Başbakan’ın sözlerini, kamu kuruluşlarında işi vaktinde görülmemiş bir vatandaşımızın serzenişi olarak göremeyiz. Sayın Başbakan yürütmenin başıdır. Yan gelip yatan kamu çalışanlarının da sorumlusudur.

Sayın Başbakan’ın bu sözleri kamu çalışanlarını ziyadesiyle üzmüştür. Sayın Başbakan’a kamu çalışanlarına yönelik söylemiş olduğu bu sözlerini tavzih etmeli ve kamu çalışanlarından özür dilemelidir.

Sayın Başbakan’ın bu sözleri söylemesinden birkaç gün sonra Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın Ali Coşkun da kamu çalışanlarına yönelik ağır ithamlarda bulunmuştur. Sayın COŞKUN’a göre 800 bin kamu çalışanı yan gelip yatarak maaş almaktadır. Bu açıklamalar memurlara olan düşmanlığın depreşmesi ve dışa vurmasıdır.

İktidar mensupları şunu bilsinler ki, memursuz bir devlet idaresini idame ettirmek mümkün olmamıştır. Kamu çalışanlarıyla iyi geçinmeyen iktidarlar da kendi sonlarını hazırlamışlardır.

 

Fazla Olan Memur mu?

Hükümetler ülkeyi yönetmekte zorluk çektiklerinde hemencecik kamu çalışanlarını hedef göstermektedirler. Son günlerde çeşitli kesimlerce dillendirilen söylemlerden birisi de kamu görevlilerinin fazla olduğu iddiasıdır.

İktidar mensuplarından bu iddialarını kanıtlamalarını bekliyoruz. Örneğin Türkiye’de memurlar hangi kurumda fazla ise bunun envanterini çıkarmalarını ve kamuoyuna açıklamalarını bekliyoruz.

Oysa OECD ülkeleri incelediğinde en az memurun Türkiye’de olduğu rahatlıkla görülecektir. İktidar körlüğüne yakalananların bu gerçeği görmeleri beklenemez. İktidar mensupları OECD’nin yayınlamış olduğu rapora bakmış olsalardı Finlandiya’da her 10 kişiden birisinin memur, Türkiye’de ise her 30 kişiden birisinin memur olduğunu görürlerdi.

Vergi denetim elemanlarının yetersizliği nedeniyle Türkiye vergi kaçırma cennetidir. Türkiye’de 6 milyonu aşkın gerçek usulde vergi mükellefinden ancak yüzde 1’i denetlenebilmektedir. Çağdaş devletlerde ise bu oran yüzde 60 ila 80 dolaylarında seyretmektedir.

AB ülkelerinde 20-25 öğrenciye bir öğretmen düşerken, Türkiye’de ise 40-45 öğrenciye  bir öğretmen düşmektedir. AB standardında bir eğitim verilmesi halinde mevcut öğretmen sayısının yüzde 50 oranında artırılması gerekmektedir.

Türkiye’de hasta başına düşen doktor ve hemşire sayısı oldukça yetersizdir. AB ülkeleri seviyesinde bir sağlık hizmeti sunabilmek için bugünkü sağlık personeli sayısı kadar  bir sağlık personeline ihtiyaç duyulmaktadır.

Türkiye’de suç ve suçlu sayısında her geçen gün artış yaşanmasına rağmen polis sayısı oldukça yetersizdir. Güvenlik personelinin azlığı nedeniyle suçlular yakalanamamakta, delilden sanığa ulaşma yöntemi işlememektedir. Faili meçhul cinayetler aydınlığa kavuşamamaktadır. Güvenlik güçleri ihtisas alanlarına göre çalıştırılmak yerine her olaya gönderilmekte ve her dosyayı takibe zorlanmaktadır. Türkiye’nin güvenlik sorununu çözmek için 100 bin civarında güvenlik görevlisine ihtiyaç vardır.

Türkiye’de yargı geç işlemektedir. Hakim ve savcılar yargılama yapmak yerine adeta yasak savmaktadırlar. Her gün 50 civarındaki dosyayı karara bağlayan bir yargıcın sağlıklı karar vermesinde müşküller ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de yargının hızlı ve etkin bir şekilde işletilebilmesi için 10 bin civarında olan hakim ve savcı sayısının 70 bine çıkarılması gerekmektedir. Ceza infaz koruma memurlarının da sayısı yükseltilmelidir.

Ayrıca tüm kamu kuruluşlarının ana hizmetlerini yerine getirmekle görevli nitelikli personel ihtiyacı her geçen gün artmaktadır.

Kamuoyu önünde soruyorum. Türkiye’de memur sayısı fazla mıdır? eksik midir?

Siyasi tarihin aynasına bakıldığında; memura fazla diyen iktidarların bir süre sonra kendilerinin fazla olduğu görülmüştür.

Bize göre bu ülkede memur fazlası yoktur. Bize göre memura fazla diyen çarpık iktidar anlayışları fazladır.”

 

IMF-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

IMF-TÜRKİYE ilişkilerini tamamen kanıksanmış bulunmaktayız. IMF, TÜRK HÜKÜMETİNE kanun bile sipariş edebilmektedir. Hükümet ise, sipariş edilen kanunları süresi içerisinde yürürlüğe sokmaktadır. Nitekim Kamu İdaresinin Yeniden Yapılanması, Bankacılık Kanununun Yeniden Düzenlenmesi ve Sosyal Güvenlik Sisteminin reforme edilmesine ilişkin düzenlemeler IMF ile yapılacak stand-by anlaşmasının ön koşuludur.

Bunlardan Gelir İdaresinin Yeniden yapılanmasına ilişkin kanun tasarısı TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmeye başlanmıştır.

Bu düzenlemelerle vergi dairelerinin adından başka hiçbir şeyi değişmeyecektir. Bu düzenleme ile daha çok vergi toplanacağını düşünen IMF’in de hevesi kursağında kalacaktır. Çünkü Gelir İdaresi özerk olmayacağı için kimi mükelleflerin üzerine gidilmesi söz konusu olmayacaktır.

Bu düzenleme ile halen çalışan personel şahsa bağlı kadrolu personel haline dönüştürüleceği için görevden alınmaları halinde yargı denetimine gidemeyeceklerdir. Böylece istenmeyen kadroların tasfiyesi mümkün olabilecektir.

 

Sosyal güvenlik ve ulusal güvenlik

Egemen bir devletin temel görevlerinden birisi vatandaşlarını iç ve dış tehditlere karşı koruyacak savunma tedbirlerini almaktır. Bir diğeri ise, vatandaşlarını barış döneminde sosyal risklere karşı korumaktır. Yani sosyal güvenliğini teminat altına almaktır. Çağdaş devlet olmanın ön koşulu bu hizmetler yapılırken kar amacı güdülmemesidir. Sosyal ve ulusal güvenliğini kar amacı ile yapan bir devlet tarihin karanlık dehlizlerinde kaybolup gitmeye mahkumdur.

Sosyal güvenliği kara delik olarak niteleyen yaklaşımlar toplumun sosyal dokusunu tahrip etmektedirler. Ulusal güvenliğe yapılan harcamaları kara delik olarak görmeyenlerin sosyal güvenliğe yapılan harcamaları kara delik olarak görmelerini anlamak mümkün değildir.

Kaldı ki vatandaşı mutlu ve huzurlu olmayan bir devlet, ulusal güvenliğe ne kadar harcama yaparsa yapsın toplumsal fitnenin kıvılcımlarını söndüremez. Unutulmamalıdır ki, ülkemizin son 40 yılına damgasını vuran anarşi ve terörün odağında vatandaşlarımızın sosyal ve ekonomik sorunlarının kar topu gibi büyümesi yatmaktadır.

Almanya’nın 2004 yılında sosyal güvenliğe yaptığı 80 milyar euro tutarındaki katkı neredeyse Türkiye’nin 2005 mali yılı bütçesine denk düşmektedir. Almanya iş bilmezliğinden dolayı bu katkıyı yapmıyor, Almanya devlet olmanın temel bir gereği olarak bu katkıyı yapmaktadır.

Ülkemizde ise, iş başına gelen hükümetlerin günah keçisi sosyal güvenlik açıklarıdır. Faizden katrilyonlarca lira para kaldırılmasına, kayıt dışı ekonomi yoluyla milyar dolar kazanılmasına, vergi kaçırma yoluyla hazinenin boşaltılmasına, parayla para kazanılmasına dur diyemeyen iktidarın sosyal güvenlik sistemine yapılan katkıları kara delik olarak nitelemesi en hafif deyimle bilgisizliktir, bağnazlıktır.

Sosyal güvenlikle ilgili Parlamentoya sunulmuş tasarılar bu anlayışla hazırlanmıştır..

Tasarı ile kamu çalışanlarının kazanılmış hakları budanmak istenmektedir. Emeklilik yaşı hariç kazanılmış haklar korunmamaktadır. Kamu görevlilerine ödenen emekli aylığı ve emekli ikramiyesine açıkça müdahale edilmektedir.

Bilindiği üzere emekli kesintisi kamu görevlilerinin tüm gelirlerinden kesilmemektedir.

Halen uygulanmakta olan sisteme göre, 25 yıl hizmeti bulunan bir kamu görevlisine son ayda aldığı maaşın yüzde 75’i yaşlılık aylığı olarak bağlanmaktadır.

Parlamentoya sunulan tasarıya göre, kamu görevlisinin tüm gelirinden emekli kesintisi kesilecektir. Buna karşılık çalıştığı her yıl için ortalama maaşı tespit edildikten sonra ilk 10 yıl için 2,5, sonraki yıllar için 2 rakamı ile çarpım sonucu bulunacak rakam kamu görevlisinin emeklilik aylığı olacaktır. Bu sisteme göre halen yüzde 75 oranındaki aylık bağlama oranı yüzde 55 olacaktır.

Emekli ikramiyelerinin tespiti de mevcut duruma göre şöyledir. 30 hizmet yılını geçirmemek üzere emekli kesintisine esas gelirin hizmet yılı ile çarpımı sonucu bulunacak rakam emekli ikramiyesi olarak bağlanmaktadır.

Getirilmek istenen düzenlemede ise; kamu görevlisinin tüm gelirinden emekli kesintisi kesildiği halde, emekli ikramiyesinin belirlenme yöntemi aynen muhafaza edilmektedir. Emekli ikramiyeleri, Emekli Sandığı Kanununun 41’inci ve ek 16, 17 ve 70’inci maddesine göre belirlenmeye devam edecektir. Böylece kamu görevlilerinin emekli kesintileri yükselmesine rağmen, emekli ikramiyesi düşük olacaktır.

Mevcut Kanuna göre, emekli kesintilerinin oranı yüzde 16’dır.

Yeni düzenlemeye göre, emekli kesintisi tüm gelirlerden yapılacaktır. Kesinti oranı yüzde 9 olacaktır. Ayrıca genel sağlık sigortası için yapılacak yüzde 5 oranındaki kesinti ile bu oran yüzde 14 olacaktır. Ancak emekli kesintisi tüm gelirlerden yapılacağı için daha fazla kesinti yapılacaktır.

Getirilmek istenen düzenleme kimi personelin fiili hizmet zammı kısıtlanırken, kimi personellere fiili hizmet zammı verilmektedir. Örneğin uzak yol otobüs kaptanı ve yardımcılarına fiili hizmet zammı öngörülürken, TCDD makinistleri fiili hizmet zammından mahrum bırakılmaktadır.

Ayrıca her türlü iklim koşullarında çalışan PTT dağıtıcıları ile orman muhafaza memurları da fiili hizmet zammından mahrum bırakılmıştır. PTT dağıtıcıları ve orman muhafaza memurları ifa ettikleri görev nedeniyle bronşit, zatürree, bel fıtığı, boyun fıtığı, damar sertliği, iskelet bozukluğu, düz taban, mantar, tansiyon, şeker ve kalp yetmezliği gibi hastalıklara maruz kalmaktadırlar. Yasa koyucu bu nedenlerle olsa gerek PTT Dağıtıcılarını 55 yaşında zorunlu emekliliğe sevk etmektedir.

Başta PTT dağıtıcıları, orman muhafaza memurları ve TCDD makinistleri olmak üzere zirai mücadele ve karantina hizmetleri ile sağlık ve özel güvenlik hizmetlerinde çalışanlara da fiili hizmet zammı verilmesi gerekmektedir