BASK GENEL BAŞKANI RESUL AKAY’IN 07 NİSAN 2007 CUMARTESİ GÜNÜ 14’ÜNCÜ İZMİR BÖLGE TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMANIN ÖZETİ.

             EMEK VE SERMAYE ARASINDAKİ UÇURUM DERİNLEŞİYOR

Dünyada ve Türkiye’de emek ve sermaye arasındaki uçurum her geçen gün daha da derinleşiyor. Zenginlerle yoksullar arasındaki makas, yoksullar aleyhine açılmaktadır.

Soğuk savaşın sona ermesi ile birlikte küresel sermayenin yoksul ülkelere karşı giriştiği akıl almaz saldırı tüm dünyayı tehdit etmektedir.

Küresel sermayenin istilacı anlayışını durdurmak için emek hareketinin yeniden şahlanışına hava gibi, su gibi ihtiyaç olduğunu her geçen gün daha iyi anlamaktayız.

Siyasi ve ideolojik odakların eklentisi olmak istemeyen emek örgütlerine buradan bir çağrıda bulunuyorum. Küresel sermayeyi durdurmanın tek yolu emek örgütlerinin birleşmesidir. Birleşmeleri mümkün değilse bile güç birliği, mücadele birliği yapmalarıdır. Emeğin sermaye karşısındaki haklarını koruması ve yeni haklar elde edebilmesi için ortak mücadelenin önemi her geçen gün daha çok önem kazanmaktadır.

 

EMEK VE SERMAYE BİRLİKTE YAŞAMAK ZORUNDADIR

            Biz BASK olarak emek ve sermayenin birlikte yaşaması gerektiğine inanmaktayız. Sermaye ve emek tıpkı siyam ikizleri gibi birbirlerinden beslenerek yaşamak zorundadırlar. Emek olmadan sermaye, sermaye olmadan emeğin bir anlamı yoktur. Yeryüzünde göz kamaştıran eserlerin tümünde emek ve sermayenin dostluğu, kardeşliği ve işbirliği yatmaktadır.

Zenginler ve yoksullar arasında oluşan uçurumun bir benzeri Türkiye’de de oluşmaktadır. Bu sürecin sonu nereye gitmektedir. Buradan açıkça ifade ediyorum dünya bir felakete doğru hızla koşmaktadır. Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan çelişkiler, gelir dağılımı bozukluğu, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum adı konmamış sosyal bir patlamanın habercisidir.  

 

ZENGİNLERİN VE YOKSULLARIN ÇARPIK TABLOSU

Tüm dünyanın ürettiği 51 Trilyon Dolarlık GSMH’nın 14 Tirilyon Dolarını Amerika Birleşik Devletleri, 16 Trilyon Dolarını Avrupa Birliği Ülkeleri, 5 Trilyon Dolarını da Japonya üretmektedir.  Bu ülkelerde 925 milyon insan yaşamaktadır. 925 milyon insanın yaşadığı ülkelerin ürettiği GSMH yaklaşık 35 Trilyon Dolardır. Dünyada üretilen GSMH’nın yüzde 70’i bu ülkelerde üretilmektedir. Bu ülkelerde kişi başına düşen milli gelir miktarı 38 bin 486 Dolardır.

Dünyada yaşayan 5 milyar 635 milyonluk nüfus, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 70’lik bölümü, dünyada üretilen GSMH’nın 16 Trilyon Dolarını yani dünyada üretilen GSMH’nın yüzde 30’unu üretebilmektedir. Bu ülkelerde kişi başına düşen GSMH miktarı 2 bin 786 Dolardır.

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada bir milyar insan günde bir doların altında bir gelirle yaşamını sürdürmektedir. Aynı verilere göre 824 milyon insan ise kronik açlık yaşamaktadır.

925 milyon insanın yaşadığı zengin ülkelerde kişi başına 38 bin 486 dolar düşerken, bir milyar insan günde bir dolarla, 824 milyon insan ise günde bir dolar bile harcayamamaktadır.  

Bir taraf da kronik açlık yaşayan 824 milyon insan, diğer tarafta 38 bin 486 Dolarla yaşayan 925 milyon nisan. Bu tablonun sürdürülebilmesi mümkün değildir.

 

YOKSUL ÜLKELERE GÜMRÜK DUVARI

Ayrıca zengin ülkeler kendi çiftçilerine yüzde 50-60 oranında sübvansiyon uygularken, yoksul ülkelere de sübvansiyonları kaldırılmaları için baskı yapmaktadırlar. Daha açık bir ifade ile fakir ülkelere tarım ürünlerine sübvansiyon yapmayacaksınız diyor, kendi çiftçisine yüzde 50, yüzde 60 oranında sübvansiyon uyguluyor. Tarım ürünleri ithalatına karşı gümrük duvarlarını kaldırın diye yoksul ülkelere baskı yapıyorlar. Kendi ülkelerinde ise ithal tarım ürünlerinin girişini önlemek için gümrük duvarlarını yükseltmektedirler.

Dünya Ticaret Örgütünün almış aldığı bu karar 2013 yılına kadar devam edecektir. Bu uygulama yüzünden yoksul ülkelerin ürettiği çay, kahve, pirinç, pamuk, fındık ve benzeri tarım ürünlerinin fiyatı 2006 yılı başına göre ucuzlamıştır.

 

TÜRKİYE’NİN HAZİN FOTOĞRAFI

Türkiye’deki fotoğrafta, dünyadaki fotoğrafa çok benzemektedir. En düşük memur maaşı 703 Milyon lira, asgari ücret 403 milyon lira. TÜİK verilerine göre 19 milyon vatandaşımızın elde ettiği gelir gıda harcamalarına yetmemektedir. Bir milyon vatandaşımız günde bir dolarla yaşamını sürdürmektedir.  İş bulma umudunu kaybetmiş vatandaşlarımızla birlikte 5,5 milyon vatandaşımız işsiz, kronik açlık çeken vatandaşlarımızın sayısı 300-400 bin kişi civarında.

 

KÜRESEL SERMAYENİN İLERİ KARAKOLU

Küresel sermaye Türkiye üzerinde de baskılarını sürdürmektedir. Memura, işçiye, emekliye, asgari ücretliye verilecek maaş artışını küresel sermayenin ileri karakolu durumundaki IMF ve Dünya Bankası belirlemektedir.  Ekeceğimiz buğdaya, dikeceğimiz meyveye, satacağımız fındığa kadar her şeye müdahale etmektedirler. Bu kararlara uymadığınız takdirde mallarınız para etmemekte, depolarda çürümekte, Yada tütünde olduğu gibi yakılmaktadır.

Küresel sermayenin tüm istekleri 57’nci Hükümet döneminde karşılanmıştır.  Özellikle Kemal DERVİŞ döneminde 15 günde 15 yasa sözü ile küresel sermayenin elitleri parlamentoya talimat yağdırma cüretini dahi göstermişlerdir.

57’nci Hükümet döneminde olduğu gibi, 59’uncu Hükümet döneminde de küresel sermayenin tüm talepleri yerine getirilmiştir. IMF’ye verilen niyet mektupları küresel sermaye karşısındaki esas duruşun adıdır. Küresel sermayenin ileri karakolu durumundaki IMF’nin verdiği siparişler, birer birer yerine getirilmekte, sonrada yerine  getirilip-getirilmediği gözden geçirilmektedir.

 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ VE DÖRT SAYIN BAKAN

Çanakkale şehitlerinin anıldığı gün, yani 18 Mart 2007 Pazar günü dört Sayın Bakanımız, IMF’nin memurları 13 saat hesap verebilmişlerdir. Pazar günü saat 15,00’de ile başlayan 6’ıncı gözden geçirme toplantısı ertesi gün sabah saat 04,00’te sona ermiştir.

Küresel sermayenin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti üzerindeki baskı ve yaptırımını gözler önüne sermek için bunları kamuoyunun dikkatine sunmak istiyorum. Bu Hükümetin Sayın Bakanları, bu ülkenin çocuklarının kurduğu örgütlerle bu denli uzun görüşme yaptıklarını şahsen hatırlamıyorum.

 

ENFLASYON VE BÜYÜMEDEN PAY VERİLMEDİ

IMF’nin öngörüleri istikametinde uygulanan program gereğince memur, emekli, dul ve yetim maaşları sürekli gerilemektedir. 2003-2006 yıllarında dört yılda memur maaşları kümülatif olarak yüzde 50,1 oranında artarken, aynı dönemde enflasyon kümülatif olarak yüzde 53,8 oranında artmıştır.

Türkiye 2003 yılında yüzde 5,9, 2004 yılında yüzde 9,9, 2005 yılında yüzde 7,6, 2006 yılında yüzde 6 olmak üzere dört yılda kümülatif olarak yüzde 33,7 oranında büyüdüğü halde memur ve emekli büyümeden de payını alamamıştır.

Bu tabloda memur maaşlarını yüksek görenler çıkabilir. Zaten Hükümet her fırsatta toplumun diğer kesimlerini memurlara karşı kışkırtmaktadır. Sayın Başbakan memurları yan-gelip yatan kimseler olarak görmektedir. Memur maaşı fazla diyenlere, kamu görevlisinin yaptığı işin önemini kavrayamamış kimselerdir.

Sayın Başbakan ve Bakanların zaman zaman sarf ettiği talihsiz beyanları dil sürçmesi olarak kabul etmek istiyoruz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devletini yöneten şahsiyetlerin kamu görevlisinin önemini anlamadıkları gibi vahim bir değerlendirme ortaya çıkacaktır.

 

BU MAAŞLA GEÇİM OLUR MU?

Memur maaşları fazla diyenlere soruyorum ve cevap bekliyorum.  703 YTL maaş alan bir memur ailesi kira, gıda, yakacak, giyecek, eğitim-sağlık, haberleşme-ulaştırma, temizlik ve aydınlatma ihtiyacını nasıl karşılayacaktır. Ülkemizin güvenlik, adalet, eğitim ve sağlık gibi hayati öneme haiz hizmetlerini tarafsızlık içerisinde yürütmekle görevli olan memurlar bu aylıkla geçimlerini nasıl sağlayacaktır.

2007 Yılı Ocak ayı itibarı ile 703 milyon maaş alan bir memur ailesi çadırda otursa, başkalarının verdiği giysilerle yetinse, yakacağa hiç para ödemese, eğitim ve sağlık harcamalarına katılmasa, işyerine yürüyerek gidip-gelse, haberleşme ihtiyacını tamamen kısıtlasa, karanlıkta otursa, temizlik giderlerine para ayırtmasa aldığı maaş ancak karnını doyurmaya yetecektir.

Bu tabloda asgari ücretliyi anlatmaya gerek yoktur. Kayıt dışı çalışanları anlatmaya gerek yoktur. İşsizlerin, yoksulların tasvirini çizmeye hacet yoktur.

Şimdi herkes elini vicdanına koysun ve söylesin. Türkiye bu fotoğrafı nereye kadar taşıyabilir. Bu tablo sürdürülebilir bir tablo değildir. Toplumda bilinçli ve örgütlü bir refleks ortaya çıkmadığı takdirde gelecek yılları aydınlık görmediğimi ifade etmek istiyorum.

 

EMEK HAREKETİ GÜÇLENMELİDİR

Küresel sermayenin arzularına gem vurmanın yolu, başka bir ifade ile küresel sermayenin panzehiri siyasi ve ideolojik odaklara tutsaklığı reddeden emek hareketinin güçlenmesidir.

Yürütme ve yasama organlarının yapacağı yanlışlıkları düzeltmenin yegane yolu sendikal hareketin güçlenmesi ve demokratik baskı unsuru olması ile mümkündür. Emek hareketi güçlenmediği takdirde, siyasi ideolojik odakların oyuncağı olduğu sürece korkarım ki, küresel sermaye sömürü çılgınlığından vazgeçmeyecektir. Korkarım ki Hükümetler küresel sermayeye karşı direnemeyecektir.

Emek hareketi güçlenmediği takdirde sermayenin bitmek tükenmek bilmeyen obur, istilacı, vahşi isteklerini geri çevirmek mümkün olmayacaktır. Hükümetler her şeye muktedir gibi bir görüntü vermiş olsalar da, aslında omurgasız bir politika izlemektedirler.

            Hükümetler bu tür toplumsal tepkilere zaman zaman ihtiyaç duyarlar. Çünkü yapılan işlerin kimi zaman içlerine sinmediği durumlar söz konusu olmaktadır. Ancak bu düzenlemelere tek başlarına karşı koymakta zorluk çekerler. Bu noktada Hükümetler, siyasi bir kazaya kurban gitmemek için toplumsal tepkilerin devreye girmesini arzu ederler. Siyası ve ideolojik emeller taşımayan toplumsal hareketler hükümetleri bir anlamda hükümetin sigortasıdır. 

 

            KAMU ÇALIŞANLARI ÖRGÜTLERİNİ DOĞRU TERCİH ETMELİ 

            Kamu çalışanları, sendikal örgütlerini tercih ederken bu hususları göz önünde bulundurmalıdır. Eylem yapmaya mecali kalmamış, yada eylemlerini siyasi ve ideolojik bir eksene oturtan sendikaları bir an önce terk etmelidir. Küresel sermaye ve hükümet üzerinde demokratik baskı unsuru olacak sendikaları tercih etmelidir.

            Kamu çalışanları sendikal tercihlerini gözden geçirmedikleri taktirde her yıl kazanılmış haklarını birer birer  kaybedeceklerini unutmamalıdır.

            Beş yıldır kamu çalışanları kazanılmış haklarını kaybetmektedir. Beş yıldır aynı konfederasyona yetki verilmektedir. Bu durumun iktisadi ve ictimai bir izahı yapılabilir mi? Seçme hakkının bu denli kötü kullanıldığı, hatta kötüye kullanıldığı bir süreçten geçmekteyiz.

            Bu vesile kamu çalışanlarına bir çağrıda bulunmak istiyorum. Seçme hakkınızı kamu yararı ve toplumsal yarar gözeterek kullanmalısınız. Selam verdi, vermedi, eşantiyon verdi, vermedi. Bayram tebrik kartı gönderdi, göndermedi. Şahsi sıkıntılarıma destek oldu, olamadı gibi küçük ve basit değerlendirmelerle sendika tercihi yaptığınız takdirde ekonomik ve sosyal haklarınız daha da geriye gidecektir.

            Bu nedenle her yıl bir konfederasyona yetki vererek sendikaları sınavdan geçirmelisiniz. Başarılı olan kalmalı, başarısız olan gitmelidir.

 

ÖNCE SİYASİ VE İDEOLOJİK SENDİKALAR TASFİYE EDİLMELİ

Küresel sermayenin obur ve istilacı anlayışına karşı koymak için birinci yapacağımız iş sendikal mücadeleyi ayağa kaldırmaktır. Bu nedenle küresel sermaye ile mücadele edebilmek için önce önümüzdeki çalıları temizlememiz gerekmektedir. Bu çalıların adı sarı sendikalardır. Bu çalıların adı ideolojik ve siyasi odaklı sendikalardır. Birinci işimiz bu sendikaları tasfiye etmek olmalıdır. Bu tasfiyeyi gerçekleştirmeden hiçbir şey yapamayız.

Önümüzde 15 Mayıs tarihi var. 15 Mayıs 2007 tarihi BASK hareketinin bir silkiniş, bir şahlanış günü olmalıdır. Bunu yapacak gücümüz, imkanımız, azmimiz, inancımız da var, zamanımız var.

Bu toplantının bitimi ile birlikte 15 Mayıs 2007 tarihine kadar Adana ve çevre illerde kamu çalışanlarını ziyaret edelim, onlara bu gerçekleri anlatalım. Kamu çalışanlarını sendikacılığın gerçek adresi BASK’a üye yapalım.